5/07/2008

Intelligence in general

The intelligence has passed throught various stages all along the history. The most known and the oldest one of those is Human Intelligence. Intelligence divides into two roughly: Classical intelligence and modern intelligence. There are dozens of country intelligence that are known in the world and they undergoes variations from country to country due to necessity. This devastating organ, which changes according to country’s economy, industry and geography, varies by method of operation. Furthermore the cooperation of countries about modern intelligence, the common terminology is conspicuous. It is called JARGON shortly. The most famous intelligence agencies of the world are: KGB (then FSB and SVR), MOSSAD, MI6, CIA. These agencies achieved a reputation in the world and they became subjects of media time and time again due to abroad operations. The major feature of the modern intellegence is being technically more professional. The meaning of this is; every information is accepted as a raw material and then evaluated and processed. After processing, it is represented to related units. If those technics are neglected, the acheved results would be full of deception. Especially it should evaluated with the thought that our age is full of with documents, inormation and sensation. We want to utter an implementation in order to get rid of this confusion. The variety of documents and informations bring about determination of sources, in this way derived materials divide into three: open sources, semiclosed sources, and closed sources. Also, the classification of sources divides into four: overweening sources, reliable sources, douptful sources and unreliable sources. The types of sources are : dialogues, communications ( spoken and oral dialogues), sources in which the conversations (wireless, internet and phone) and correspondances (hidden or open on paper) take places and archives, files ( information storages). The key point that musn’t be forgatten is the production of intelligence. In production of intelligence, we utilize from different sources. In all intelligence agency, which activities in this area, the resource allocation is supposed to be %10 for closed resources, %5 for electronic and technic resources, %85 for open and semiopen resources.
As can be seen it is very important to make raw materials useful in the sense of intelligence.
Most of these preventions is for to provide the entrance of the disinformation to the system. After uncovering this stuation we have to come down to the second important point. The second important point tat we have to deal with is: the conformation of the intelligences in the world and similarity between them. When we analyse the country’s intelligence in general, we recognise that, almost every agency- which has different purposes – acts collectively. We might see it mostly in terms of target area; we can come across these country inteligence namely; political, military, economical, social, industrial, technological, scientifical, meteorological-cartography, echological, archeological, biographic, terrorism and illegal activities intelligence. All of these represents the intelligence power of the determinated country. We recognize that more than one intelligence agencies work for the safety of country. It is called community system. Whole of that operation express total intelligence capasity of a country. In general, intelligence agency has a wide or local nucleus staff and has a manpower who were trained specially, were gained experiance in a long term, and also who governs doings and runnings. In intelligence there are four class of staff member: main staff ( permanent),temporary staff (unpaid positions or onpayment positions), engaged agents (for long time or short time working people),volunteer informers ( who knows and lived the action). The training of the employees and natural tendency and dicipline of them are the principle causes of the agency. Because collection of raw materials and evaluation of them (such as determination of the manufactoring) is noteworthy for the identification of a penetration or spy detection and detection of an angaged person. In short, the more qualified the staff, the more qualified the work and information. Together with the duties and responsibilities, the intelligence agency can come across difficulties. In that situation , with the natural tendences of the intelligencers and by regarding the intelligence principles the difficulties can be passed.
It is important not to forget the instruments. One of the most important feature of the modern intelligence is the high-tech. Generally the governments pays various sources for intelligence in different times ( such as America , immediately after 11th September). These cases connote a question:where do the countries spend their funds,to human being or technology?
In general we can classify technic intelligence in this way: Cyber intelligence, Telint, Radint, Satellites spacehips intelligence, Photint/ imageginary, the echelon system, Comint and Sigint, Elint.
It is not necessary to explain one by one the technic intelligence tools that we have dealt above.However thinking about the sources that countries reserved fort his kind of researches, simplifies to understand the importance of the situation. Developed countries pays billions of dollars fort his searches every year firstly for their own safety.
Foot notes:
1-Kemal GIRGIN, Uluslararası İlişkiler Modern İstihbarat ve Türkiye, Okumuş Adam yayınları, İstanbul April 2003, p.490.
2- For detailed information refer to Avrasya Dosyası, İstihbarat Özel, Yaz 2002, p.115. ve Prof.Dr. SHERMAN KENT, Stratejik İstihbarat, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi yayınları. p.24-30.
3) Kemal GIRGIN, a.g.e, p.424.
4)Common principles that an intelligencer has to obey,can be summarized like that:
1-Reticence and secrecy
2- Scepticism nd precaution
3- 4E in intelligence (Everything+Everyone+Everywhere+Everytime)
4-Examination(beware of gossips)
5-Preventation(fight with spying)
6-There is friendor there isn’t
7-The role of the deception,diversion,collusion (beware of the stratagems)

7/12/2007

Türkmeneli’nde Siyasal İslam Tehlikesi

Muhtemelen herkes bu başlığa şaşırmakla birlikte, Türkmenlerin başına Emirli faciası gelmişken bu konu da nereden çıktı diyebilir. Evet, hepimizin başı sağ olsun. Emirli’ye yapılan esrarengiz katliam tekrarlanmasın diye yazıyoruz.


Esrarengiz diyorum, çünkü yapılış yeri ve tarzı ile Irak’taki diğer günlük saldırılardan farklılık gösteriyor. Bunu yapan kokuşmuş beyinlerin er ya da geç cezalandırmalarını dileyerek konuma başlamak istiyorum.

Beni bu yazıya tetikleyen iki olay vardır: İlki tesadüfen elime geçen Türkmenlere malolan bir derneğin raporu. Diğer olay ise Irak'tan yeni gelen bir düşünürün bana aktardığı izlenimlerdir. Raporu okurken dikkatimi çeken ilk şey derneğin Türkmen adını taşımasıyla, içinde açıklanmaya çalışan faaliyetlerdir. Bu faaliyetlere verilen adlandırmalar hariç, faaliyetlerin Türkmenlikle uzaktan yakından alakası yoktur. Bir sefer derneğin Kerkük ve ona bağlı köylerde faaliyet yaptığı belirtilmekte, bunun yanı sıra faaliyetlerinin yapılış tarzıyla alakalı bilgi içermekteydi. Faaliyetlerin yapılış tarzını ele alırsak iki ayak üzerinde durmaktadır ve iki kesime yönelik olduğu hemen anlaşılmaktadır. İlkinin bayanlara, ikincisinin ise gençlere yönelik spor kulüpleri ve imam hatip okulları ya da “eğitim evleri” şeklinde olması, gelecekle ilgili bir yatırım olduğunu hemen yansıtmaktaydı. Diğer çarpıcı olan şey ise kısa sürede bu kadar okulun ve büyük sayıda öğrencilerin bulunmasıydı. Öğretim üyelerinin büyük kısmı ise camii imamları ve Arap dili öğretmenlerindendir. Yani Türkmen toplumunun geleceği şu koşullarda üniversite ve devlet lisesi yerine camii imamları ve Türkmen kültürüne yabancı unsurlara emanettir! Bunun ne kadar sağlıklı olup olmadığını birazdan öğreneceğiz. Diğer bahsettiğimiz arkadaşımız, İslami cemaatlere bağlı faaliyetlerin birçoğunun ses ve görüntülü olarak kaydedildikten sonra karşılığında Suudi Arabistan'a bağlı kişilerden ödemeler alındığını ve o cemaatlerin söz konusu ülkenin tamamen kontrolü altında olduklarını söyledi!

Iraktaki günlük ölüm haberleri ve umutsuzluk o yörenin halkını doğal olarak biraz daha dine yani teslimiyet ve kabule yönlendirmiştir. Ve hiçbir zaman olmadığı kadar, bilim ve irfan yerine hurafe ve Arap tarzı din anlayışı halkın içine sirayet etmiştir. Bu sosyal olgu hemen hemen benzer koşullarda çoğu toplumda gözlemlenmektedir. Bu durumdan yararlanmaya çalışan din sömürücü rejimler, bölgede parasal kaynakları kullanarak nüfuz edinmeye ya da arttırmaya yöneltmiştir. İran ve Suudi Arabistan bunun en canlı örneğidir. Bugün bölgede İran ve Suudi Arabistan etkisinden bahsetmek herkesçe kabul edilen bir vakadır. Konumuz Türkmenler olduğuna göre Şii Türkmenlerle Sünni kardeşleri de bahis konusu olan iki etkin güç arasında yer almaktadırlar. Kaybeden ise tektir: Türkmen kültürü.

Türkmenlerde büyük Türk milletinin bir parçası oldukları için İslamiyet’i benimsedikten sonra tarih dilimi içinde İslam’a kendi insancıl yorumlarını katabilmişlerdir. Ancak bugün de gözlemlediğimiz şey, Türkiye'de olduğu gibi, geçmişten miras aldığımız İslam yerine Arap tarzı bir İslami düşünüş tarzıdır. Zaten Türkiye'deki irtica denilen tehlikede bundan başka bir şey değildir. Peki, Arap tarzı İslam nedir? Arap tarzı İslam, en iyi Müslüman, Araplar gibi düşünen, Arap gibi giyinen, kendisi gibi düşünmeyeni dışlayan, araştırmadan her şey Kur'an'dadır, diye söyleyen, gerekirse takiyye yapan ve Arapça konuşandır.

Türkmen olan bu Camii imam ve hatiplerin, beslendikleri kaynaklar ise tamamı ya Arapça ya da Farsçadır! Yani bağlı oldukları ya Mekke ya da Kum¹'dur! İşte umut kokan geleceğimizi böyle zatlara emanet ediyoruz! Bu tehlikeyi atalarımız görürken Hazarlı kardeşlerimiz topluca Yahudiliği kabul etmişlerdir. VIII.yy'da dünyada iki büyük güç vardı: Bir yanda Hıristiyanlık öte yanda Müslümanlık vardı. Bu konuda Bury, J.B’ye ait iki pasajı aktarmakla yetineceğim:

“İbrani dini, İslam dininin oluşunu büyük ölçüde etkilemiştir. Hıristiyanlığın temeli zaten bu dine dayanır. Sağda solda tek tük kişilerin bu dine geçtiği de sık sık görülür, ama Hazarların Yahova dinine toptan geçişi gibi bir olay, tarih boyunca görülmüş değildir.”

“Başkanlarının Yahudi dinini kabul etmekteki amacın siyasi olduğuna hiç kuşku yoktur. İslam dinini kabul etmek, Halifenin ruhsal tebaası arasına karışmak demektir. Zaten halife, epeyi zamandan beri Hazarları kendi dinine girmeye zorluyordu. Hıristiyanlıkta ise, Roma kilisesinin vasalları durumuna gelme tehlikesi yatmaktaydı. Oysa Yahova’nın dini de saygın bir dindi, öteki iki dinin kitaplarında saygıyla anılıyordu ve iki dinden olanlar bu dine saygı gösteriyordu. Bu inancı kabul etmek Hazarları hem putperest barbarlar düzeyinden kurtarıp yüceltiyor, hem de Halife ve İmparatorun baskısına karşı koyuyordu. Ama yine de Hazarların başkanı, Yahudi inancının bütün katılığını, sünnet dahil, kabul etmiş değildi. Halkın inançlarını sürdürmesine, eski putlarına tapmasına izin vermekten kaçınmadı.”²

Yine görüldüğü üzere, dün olduğu gibi bugün de aynı tehlikeyle karşı karşıyayız. Osmanlı döneminde İslam aleminin Türklere tabii olması bugün geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Din adamlarımız Mekke'ye bakarken hangimiz daha iyi Müslüman/Arap oluruz diye yarış içindeler! Dün Türkmenleri asimile etmeye çalışan Saddam’ın başaramamasının tek nedeni faşizan söylemlerinden dolayıydı. Bugün ise toplumumuz din kisvesi altındaki Araplaşmaya ne kadar dayanacağı tartışma konusudur!
________________
¹ İran’daki din merkezi.
² Koestler, Arthur, 13.Kabile, Platon Yayınları, İstanbul, Ekim 2006, s.60-62.

6/26/2007

Genel Anlamda İstihbarat

Tarih boyunca istihbarat çeşitli aşamalardan geçmiştir. Bunların en çok bilinen ve en eskisi olan İnsan İstihbaratıdır (HUMİNT veya Human intelligenc). İstihbarat kaba anlamıyla ikiye ayrılmaktadır: Klasik İstihbarat ile Modern İstihbarat. Dünyada bilinen onlarca ülke istihbaratı mevcut olmakla birlikte, ülkeden ülkeye ihtiyaca göre değişiklik arz etmektedir. Ülkenin ekonomik-sınai ve coğrafyasına göre değişen bu müthiş organ çalışma tarzlarıyla farklılık göstermektedir. Ancak özellikle Modern İstihbaratta ülkeler arasında iş birliliğinin yanı sıra, ortak terminoloji göze çarpmaktadır. Buna kısaca JARGON denilmektedir. Dünyanın en ünlü istihbarat teşkilatları ise: KGB (sonra FSB ve SVR), MOSSAD, MI6, CIA dır. Bu servislerin Dünyada ün kazanmasının yanı sıra yurtdışı operasyonlar yaparak sık sık medyaya konu edilmişlerdir. Modern istihbarattın en büyük özelliği ise teknik olarak daha profesyonel olmasıdır. Bunun anlamı ise; gelen her bilgi ham madde olarak kabul edildikten sonra değerlendirir ve işlenir. İşlendikten sonra ise gereken (ilgili) yerlere servise olarak sunulur. Bu teknik ihmal edildiği takdirde, varılan sonuçlar karşı aldatmalarla dolu olcağı ihtimali her zaman var olacaktır. Özellikle çağımızda “belge/bilgi/duyum” la (bazen de çakışan) dolu olduğunu düşünerekten değerlendirilmelidir. Bu kargaşadan çıkmak için genel bir uygulamayı dile getirmek istiyoruz. Belge ve bilgilerdeki çeşitliliğin beraberinde kaynak tespiti getirir, böylece genellikle elde edilen malzemeler açık kaynaklar, yarı kapalı kaynaklar ve kapalı kaynaklar diye üçe bölünür. Aynı zamanda kaynaklarında tasnifi; çok emin kaynaklar, emin kaynaklar, güvenirlirliği şüpheli olan kaynaklar ve güvenilmez kaynaklar diye dörtte bölünür. Kaynak türü olarak; karşılıklı diyalog, haberleşme (sözlü ve şifahi konuşmalar , konuşmaların (telsiz, internet ve telli), yazışmaların olduğu kaynaklar (gizli ve açık kağıt üzerinde olan) ve arşiv ve dosyaların oluşturduğu kaynaklar (birer bilgi deposu olan yerler). Burada unutulmaması gereken çok önemli nokta ise; “İstihbarat üretimidir”. İstihbarat üretiminde çeşitli kaynaklardan yararlanılır. Bu alanda faaliyet gösteren tüm istihbarat kuruluşlarında kaynak dağılımının, kapalı kaynak için yüzde 10, elektronik ve teknik kaynaklar için 5, açık ve yarı açık kaynaklar için yüzde 85 olduğu kabul edilir. (1)
Görüldüğü gibi ham maddeleri yararlı hale getirmek istihbari anlamda ne kadar önemlidir. Bu önlemlerin çoğu yanlış bilginin sisteme girmesini engellemek içindir. Bu olayı açıklığa çıkarttıktan sonra ikinci önemli noktaya intikal etmemiz gerekir. Değinmemiz gereken ikinci nokta ise: Dünyadaki istihbaratın yapı ve benzerlikleri. Genel olarak ülke istihbaratını incelediğimizde hemen hemen hepsinin çeşitli amaçları olan bir topluluk halinde hareket ettiğini görürüz. Bunu en fazla hedef alanları açısından görüyoruz; söyle ki bir ülkede Siyasi, Askeri, Ekonomik, Sosyal, Sınai-Teknolojik, Bilimsel, Meteorolojik-Kartograf, Ekolojik, Arkeolojik, Biyografik, Terörizm – İllegal Faaliyetler İstihbaratına rastlayabiliriz. (2) Bunun tamamına ise belirli ülkenin İstihbari gücünü temsil etmektedir. Birden çok istihbarat teşkilatlarının ülke güvenliği için çalıştığını görürüz. Buna topluluk sistemi (community system) denmektedir. Bu çalışmanın tamamı bir ülkenin toplam istihbari gücünü (kapasitesini) ifade eder. Genel olarak İstihbaratın geniş ya da dar bir “çekirdek kadrosu”, özel yetiştirilip eğitilmiş, uzun süre devamlı deneyim kazanmış, işleri ve yönetimi belirli bir hiyerarşi içinde elinde tutan kimselerden oluşmuş bir insan gücü mevcuttur. (3) İstihbaratta genellikle, esas kadro (devamlı), geçici kadrolar (fahri veya ödeme karşılı görev yapanlar), angaje edilmiş ajanlar (kısa veya uzun süreli çalışanlar) ve gönüllü muhbirler ( konuyu bilen ve yaşamış kimseler) olarak dört çeşit eleman vardır. Alınan kişilerin eğitimi, doğal yetenek ve disiplini, servis için esastır. Çünkü, “ham madde” dediğimiz bilgilerin toplanması, değerlendirilmesi (fabrikasyonların tespiti gibi), bir sızmanın (Penetration) veya köstebek tespitinde ve angaje edilmiş birinin tespiti için önemlidir. Kısacası, elemanların kalitesi arttığı oranda elde edilen bilgilerin veyahut yapılan işinde kalitesi artacaktır. Çünkü, istihbarat teşkilatının yerine getirmesi gereken görev ve sorumlulukların yanı sıra aksiliklerle de karşı karşıya pekala kalabilirler. Burada İstihbaratçının doğal yetenek ve İstihbarat Prensiplerine (4) riayet etmesiyle zorlukları aşabilir.
Tabi ki araç ve gereçleri de unutmamak gerekir. Çünkü modern istihbaratın en önemli özelliklerinden biri de kullanılan yüksek teknolojidir. Genel bakımdan Devletler, İstihbarata ayırdığı kaynak harcama konularında (Amerika’da 11 Eylül saldırısı akabinde olduğu gibi) zaman bakımdan farklılıklar göstermiştir. Bu ihtilaflar, İnsana mı yoksa Teknolojiye mi daha fazla fon harcanmalı sorusunu akla getirmektedir?
Genel olarak teknik istihbarat şöyle sınıflandırılır: Siber İstihbarat, Telemetrik (mesafe ölçme) istihbarat (Telint), Radarlar İstihbarat (radint), Uydular, uzay araçları ve istihbaratı, Görüntü/Fotoğraf istihbaratı (Photint/İmagery), Echelon sistemi (devkulak), Dinleme İstihbarat (Comint ve Sigint), Elektronik İstihbarat (Elint). (5)
Yukarıda saydığımız teknik istihbarat araçlarını tek tek açıklamak konumuz açısından elzem görmüyorum. Ancak ülkelerin bu tür çalışmalara ayırdığı kaynak ve emeği düşünmek, olayın büyüklüğünü anlamamızı kolaylaştırır. Gelişmiş ülkeler önce kendi güvenlikleri için yılda milyarlarca dolar bu tür çalışmalar için harcamaktadır.

Dipnotlar:

(1) Kemal GIRGIN, Uluslararası İlişkiler Modern İstihbarat ve Türkiye, Okumuş Adam yayınları, İstanbul Nisan 2003, s.490.
(2) Bu konuda (daha değişik bir biçimde anlatan) ayrıntılı bilgi için: Avrasya Dosyası, İstihbarat Özel, Yaz 2002, s.115. ve Prof.Dr. SHERMAN KENT, Stratejik İstihbarat, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi yayınları. s.24-30.
(3) Kemal GIRGIN, a.g.e, s.424.
(4) İstihbaratçının uyması genel prensipleri kısacası söyle özetleyebiliriz:
1.Ketumiyet ve gizlilik.
2.Şüphecilik ve ihtiyat (aşırıya gitmemek kaydıyla).
3.İstihbaratta (4H): Her şey+herkes+her yer+her zaman.
4.İrdeleme (dedikodulara dikkat ederek).
5.Koruma (karşıdan sızmalara dikkat etme veya buna casuslukla mücadele (Kontrespiyonaj )).
6.Dost var/Dost yok (devamlı dost yada devamlı düşman yok ilkesine dikkat etmek )
7. Aldatma/Hile/Şaşırtmacanın rolü (burada savaş hilelerine dikkat edilmesi gerekir).
(5) Kemal GIRGIN , a.g.e., s.279-379.

Gül’ün Irak Politikası!

Hükümetin bir Irak politikasına sahip olup olmadığını bilmiyorum ama elimde onunla ilgili ipucu veren bir kitapçık var! Kitapçığın yeni olmamasının yanı sıra, AKP iktidarının dış politika konusunda başarısızlığını belgeler niteliktedir.

Kitapçığın kısa adı: 2007 YILINA GİRERKEN DIŞ POLİTİKAMIZ. Hemen altında DIŞİŞLER BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL vardır. Bu kitapçığı Dışişleri Bakanlığı, 2007 Mali Yılı Bütçe Tasarısının TBMM Genel Kurulu’na Sununmak üzere hazırlamıştır.

Giriş sayfasında şu nota yer verilmektedir “Bu kitapçık, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Abdullah Gül’ün 21 Aralık 2006 tarihinde, TBMM Genel Kurulu’nda yaptıkları, Hükümetimizin dış politika hedeflerini, uygulamaları ve güncel konulara ilişkin değerlendirmelerini içeren takdimi tamamlayıcı nitelikte olup, çeşitli dış politika konuları hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir.” Irak politikasıyla ilgili bazı cümleler dikkatimi çekmiştir:

* Tüm bu temaslarımızda verdiğimiz ortak mesaj, toprak bütünlüğü koruyan, güçlü ve istikrarlı bir Irak’ın herkesin çıkarında olduğudur. Tüm taraflara bu hedef doğrultusunda hareket edilmesi, etnik ve mezhepsel önceliklere takılıp kalmak yerine, “Iraklılık” temelindeki, ortak paydalarda buluşmasına gayret gösterilmesi gerektiği vurgulamaktayız. * 2004 NATO İstanbul zirvesinde alınan karar uyarınca, ittifak, Irak güvenlik güçlerinin eğitimine 30 Temmuz 2004 tarihinden bu yana katkıda bulunmaktadır . (!) * ülkemizde bugüne değin, 89 Iraklı general ve subaya eğitim hizmeti verilmiştir.

Ayrıca, dört subayımız halen Bağdat’taki NATO Eğitim Misyonu’nda görev yapmaktadır. * Benzer programlar Irak Hükümeti’nin talebi üzerine, Iraklı diplomatlar için de yapılmakta olup, 2004 yılından bu yana toplam 63 kişi eğitilmiştir.

Sunuşta dikkat çekici noktaları sıralamaya çalışarak, bazı soru ve analizleri sizinle paylaşmak istiyorum. İlki, Irak Türklerinin resmi temsilcisi olan ITC ile T.C. Dışişleri’nin arasında fikir örtüşmesi görülmektedir. Bu olumlu bir şey olmasına rağmen, reel politikada maalesef bir temenniden öteye gitmemektedir.

Başka bir şekilde ifade edilirse, Irak birlik ve beraberlik içinde, vatandaşlık temeli üzerine kurulu bir devlet değildir ve hiçbir zaman olmamıştır. Bunu görmemekte ısrarlı olanlar, başarılı politika güdemezler. Bölgede belirleyici rol oynamaktan çok, seyirci ve temennilerle işleri idare etmeye çalışan AKP hükümeti, Türkiye’nin dış politikasını krizden krize sokmuştur.

Bölgedeyse bu başarısızlığın en çok bedelini ödeyen, yine Türkmenler olmuştur. Öyle ki, ne olduğu belirsiz olan “eşitlik” sözcüğünün arkasına sığınarak, çekinmeden Irak’taki tüm gruplara eşit mesafede olduklarını ifade etmişlerdi. Peki neyin eşitliği? Dış politikada eşitlik olmadığı gibi, bölgede ve Irak’ın iç dengelerinde de eşitlikten söz edilemez. Kısacası, eşitlik yapıyoruz derken, asıl en büyük eşitsizliğe neden oluyorlar. Öyle ki, Irak’taki devlet organlarının kimler arasında paylaşıldığını görmezlikten gelerek, Irak başlığı altında (Kürt ve Şii Araplara) askeri ve diplomatik eğitim vermişlerdir.

Irak siyasetinde, Türkmenlere uygulanan siyasi ambargo, burada da kendini göstermiştir. Bugün Irak’ı yönetenlere bakıldığında iki ana grup göze çarpmaktadır. Bunlar Kürt ve Şii gruplarıdır.

Irak devletinin, Şii ve Kürt gruplarınca paylaşıldığını göz önünde bulundurarak, şunu kolaylıkla söyleyebiliriz: eğitilenler Irak vatandaşı ancak, büyük bir kısmı Kürt yada Şii grupların yandaşıdır! AKP ye soruyorum: Hani eşitlik? Türkmenlerin bu eşitlikteki yerleri nerede? Yoksa eşitlik parantezi dışında mı tutuluyorlar? Bir Mart tezkeresinin faturasını Türkmenler ödemediler mi? Sayın Gül’e soruyorum bu 89 Iraklı generalin, 63 diplomatın kaç tanesi Türkmen’dir? Onları eğitirken şunu düşünmediniz mi: Irak parçalanma süreci içindeyken, eğittiklerimizin kaç tanesi Barzani için çalışmakta?! O eğittiğimiz diplomatların, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine ya da çıkarını zedeleyecek biçimde faaliyet göstermeyeceklerinin garantisi nedir? Ya da PKK’yı eğitemeyeceklerinin teminatı var mı? Yoksa kimin dost kimin düşman olduğunu hala öğrenemediniz mi?

Türkmenlere Uygulanan Psikolojik Savaş

Konuyu önce kavramsal çerçevede ele almak istiyorum. Zira psikolojik savaş konusu çok derindir. Yine Psikolojik savaşı açıklarken 28.04.2007 tarihi bayrak krizi diye adlandırdığım olgudan örnek olarak bahsedeceğim.


Türkmen toplumunun fiziksel ve ruhsal olarak korunması bizim öncelikli uğraşımız olması gerekir. Yine silahla çarpışmak kadar fikirsel çarpışmanın da önemli olduğu gerçeğini unutulmaması gerekir. Propaganda da öyle bir şeydir işte, Laswell’e göre “Fikirlerin fikirlerle savaşıdır”[i]. Gerek Irak içinde gerekse dışında bu tür operasyonlara maruz kalan Türkmenler, karşı koyacak araçlardan mahrumdur. Bu büyük zaaf, Türkmen varlığına tahammül göstermeyen güçlerin işini kolaylaştırmaktadır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bu tür karşı koymalar birey ve gruplarla amatörce yürütülmektedir. Ancak günümüz dünyasında öyle toplumca amatörlüğe dayanan faaliyetler hüsrana mahkûmdur. Bu tür yıkıcı faaliyeti tespit etmek ve zamanında etkisiz hale getirmek üzere eğitimli-uzman kadro ile bir birim kurulmanın yanı sıra gerektiğinde karşı operasyonlar düzenlemelidir. Psikolojik harp İstihbaratçılığı uzmanlık isteyen önemli bir hizmet alanıdır[ii]. Ortadoğu gibi bir yerde siyaset yapmanın olmazsa olmazıdır. Konuya dönecek olursak, psikolojik savaş nedir? Psikolojik harekât nedir? Propaganda nedir, türleri nelerdir diye soruları cevaplandırmakla başlamak istiyorum.
Psikolojik Savaş hakkında sayısız kaynak olmakla birlikte böyle bir yazıda tümüne yer vermemizin imkânı yoktur. Ancak kısaca önemli bulduğum noktalara değinerek ana şablon oluşturmaya çalışacağım. Psikolojik savaş ( Psychological war), karşı ülke halkının ve askeri güçlerinin direnme gücünü zayıflatmak, moralini bozmak birlik ve bütünlüğünü yıpratmak amacıyla yürütülen propaganda çabaları. Karşı tarafın iç sorunlarının abartması, askeri başarısızlılıklarının vurgulanması, acılarının sergilenmesi, kültürel nüfuzla gençlerinin etkilenmesi gibi yöntemler kullanılmaktadır. En önemli araç, propaganda ve sansürdür[iii].
Görüldüğü üzere propaganda ve sansür psikolojik savaşın en etkili araçlarıdır. Propaganda tarifine geçmeden önce psikolojik harekât kavramına değinmekte fayda olacaktır. Psikolojik harekât (Psychological Operations ), savaş ve barış zamanında, politik ve askeri hedeflere ulaşmak için, dost, düşman ve tarafsız çevrelerde, uygun tutum ve davranış ortamı yaratmak amacıyla planlanan ve uygulanan, siyasal, ekonomik ideolojik ve askeri faaliyetleri kapsayacak şekilde planlanan ve uygulanan her türlü psikolojik etkili faaliyetlerdir[iv]. Psikolojik-ideolojik savaşı düşmana karşı bir manada kitlevi bir hipnotizma ameliyesi olarak görmek mümkündür. Saldırgan emelleri taşıyan düşman, kurbanına karşı yönettiği psikolojik-ideolojik savaşta onu uyutma, aldatma, uyanıp tedbir ve tepkiye yönelmesini önleyecek uyuşturma, zehirleme gayretlerini sürdürür. Düşmanın ideolojik-psikolojik savaşla almak istediği ilk netice kurban seçilen ülke halkının, aydınlarının, yöneticilerinin salim, serinkanlı muhakeme yeteneğini, itidalini bozmak mümkün olan en büyük boyutlar içinde bu insanları kızgın, kırgın, karamsar, ümitsiz, gayri memnun, kendi değer ve sistemlerine karşı inançsız ve güvensiz hale getirmektir. Kendi devletine, milletine, topluma karşı körü körüne bir yıkıcı tavra, açık düşmanlığa veya umursamazlığa dönüştürür. Bu safhada saldırının hedefi milletin yönetici kadroları, kendi halkı, kendi toplumu, kendi teşkilatı üzerinde fikri, ruhi, manevi yönden etkili bir rehberlik ve deneticilikten yoksundur[v].
PSYOP (Psikolojik harekât), tarih boyunca muhasım (düşman) grupları ve liderleri etkilemek için kullanılmıştır[vi]. Askeri alanda da komutanları hedef almaktadır. Askeri psikolojik harekât tarafından iletilen haberlerin asıl amacı arzu edilen muhasım tutumları ve davranışları ile sonuçlanan belirli konuları teşvik etmektir. PSYOP’nin asıl amacı düşman komutanını bir şey yapmaya ya da yapmamaya ikna etmek, bu vasıtayla da C2 (Komuta Kontrol) karar çarkını etkilemektir[vii]. Tarih boyunca, savaş sırasında cephe gerisinde de aynı tür çalışmalar yürütülmekteydi. Öyle ki, geri bölge komutanının görevi, askeri idare kurarak, cephe gerisindeki askeri ve yarı askeri tedhişçilerle mücadele etmektir. Bir yandan karargâhının bu düşman kuvvetlere karşı psikolojik savaşla görevlendirirken, öte yandan kamuoyunun oluşturulmasını ve halkın kazanılması görevini, karargâhıyla yakın temas halinde olan ayrı bir örgüte, haberleşme hizmeti direktörlüğüne verilmelidir. Bu, Malaya’da İngilizler tarafından acil durumda uygulanan ve başarıya ulaşan bir sistemdir. Cephe gerisindeki harbe, muharebe meydanı olmayan ve düşmanın sızarak yaptığı casusluk ve yıkıcı faaliyetlerle, politik harp faaliyetlerini kapsayan, değişik türden bir harbin daha eklenmesi beklenmelidir[viii].
Psikolojik savaş, uygulama alanı olarak psikolojik harekâtı kapsamaktadır[ix] . Psikolojik savaşın birinci adımı hedefini ve kendisini iyi tanımaktır. Psikolojik savaşın İkinci adımı, baskı ve ikna yöntemlerini ustaca kullanarak karşı tarafı psikolojik çöküntü uyandırmak. Bu savaş tarzının amacı, insanları ikna etmek ve onları değiştirmektir. Düşman ülkelerin halkının ve askeri gücünün düşünce ve harekat tarzını etkileyerek savaşma azimlerini azaltmaya, felce uğratmaya ve kırmaya hedeflemektir[x]. Günümüzden örnek verecek olursak, aklımıza ilk gelen Kuzey Irak’a beklenen operasyon olacaktır. Bu operasyon NATO müttefiklerinin başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, hemen hemen hiç biri desteklememekte, aksine basın aracıyla bir sürü uyarılarda bulunmak, Türkiye’nin teröre karşı haklı savaşındaki azim ve kararlığını kırma çabasındadır. Buna paralel olarak, Türk halkı ve yöneticilerini sürekli psikolojik savaş uygulamakta, muhtemel operasyonu ya engellemek ya da durdurmak içindir. Oysa PKK terörünün Türkiye’ye maddi ve manevi olarak nelere mal olduğunu biliyoruz. Yine aynı döneme rast gelen başka bir operasyon daha vardı! Evet, 28 Nisan 2007 tarihinde Kerkük için düzenlenen büyük miting esnası ve sonrasında Türkmen aydın yazarlara uygulanan operasyon, geç olmadan kendisini internet sayfalarında göstermiştir. Aslında bakılırsa bu operasyon daha önceden bahsettiğimiz, Türk halkı üzerinde uygulanandan çapı dışında pek farkı olmamakla birlikte, etkisi bakımından daha tahripkâr ve yıkıcıdır. Öyle ki Türkmenleri adeta ikiye böldü ve Türkmenleri Irak ve dünya kamuoyu önünde temsil eden ITC’nin Liderini ve en faal üyelerini hedef almıştır. ITC’nin Başkanı Sayın Sadettin ERGEÇ, ITC Türkiye temsilcisi Sayın Ahmet MURATLI, Sayın Şemsettin KÜZECİ. Bu ve buna benzer yıkıcı operasyonlara karşı koyacak özel birimler oluşturulmalı ve doğru zamanda müdahale edilmelidir. Aksi takdirde, toplumda huzursuzluluk ve moralsizliğe neden olacaktır. Bu operasyonları çoğaltabiliriz, bölünmüşlük ve çok başlılık söyleminden sivil toplum kuruluşlarındaki yolsuzluğa kadar… Neticede, Türkmen varlığına tahammül edemeyenlerin işine gelen şeylerdir. Yine geçmişte, Irak seçimlerinde de aynı şeyi gözlemlemiştik. Yine ITC’nin gücünü zaafa düşürecek ittifak ve psikolojik savaş kapsamında değerlendirecek faaliyetler vardır. Günümüzde de Irak’ın kuzeyindeki PKK destekleyicisi Barzani ve Talabani’ye bağlı etki ajanlarınca düzenlenen “Türkmenlerin dağınık oluşu” söylemine rastlamaktayız. Bu söylem Türkmenlere nelere mal olduğu herkesçe bilinmektedir. İşte bu noktada, bu çok başlılık ve buna benzer hayali lider beklentisine son vererek, Ankara Deklarasyonunu değerlendirebiliriz. Düzgün şekilde uygulandığı takdirde, Türkmenlere çok yararlı olacağını düşünüyorum. Türkmen siyaseti içinde birik ve beraberlik toplumun selameti açısından çok önemlidir. Irak Türkmen Cephesi, hâlihazırda Türkmenleri temsil eden en büyük organizasyondur. Aynı zamanda seçimlere katılan ve Irak hükümeti ve Dünyaca tanınan “tek” temsilcidir. Peki, başka parti ya da hareketler yok mu? Elbette vardır ve olacak. Ancak bu hareketleri hatırı sayılır bir kitleye sahip olmamakla birlikte, kuşatıcı bir misyona sahip değiller. Sözgelimi, ITC partilerden oluşan bir siyasal birlikteliği ifa ederken, öteki tarafta belirli marjinal, adeta mahalli örgütlenme tarzından bahis ediyoruz. Aynı zaman da fikri olarak, ITC ile pek de taban tabana zıt fikri ihtilafta söz konusu değildir. Dolayısıyla onlara/marjinal gruplara bakarak, bir çok başlılıktan ya da temel farklılıktan söz etmek mümkün değildir. ITC’nin muhtevasına bakıldığında, İslami çizgiden milliyetçi çizgiye kadar, geniş yelpaze görmek mümkündür. Bunun haricinde, ITC dışı oluşumlar ya da oluşturulması planlanan, fikir olarak farklı ya da aykırı olmadığı takdirde “kişiler” hareketi diyebiliriz. Çünkü bir “yenilik” yok. Bugün ITC dışı hemen hemen tüm küçük oluşumlar, ITC ile yakın olmasa da, aynı hedef ve amaca sahiptiler. Dolayısıyla onları başka kategorilerde değerlendirmek, Barzani ve Talabani ekmeğine yağ sürmek demektir. Toparlarsak, her zamanki gibi Türkmenlerin maruz kaldıkları psikolojik savaşlara artık dur deme zamanı gelmiştir. Bu gibi operasyonlara karşı koyacak modern eğitimli birimler oluşturulmalı. Gerek Irak içi, gerekse dışında görev almalıdırlar. Bu tür savaşlara çok açık olduğumuz su götürmez bir gerçek olup, bir an önce kendi savunmamızı oluşturmalıyız. Aksi takdirde, sonuçlara katlanmalıyız diye düşünüyorum.




--------------------------------------------------------------------------------

[i] İstihbarata özel Avrasya Dosyası, Avrasya bir vakfı yayını, yaz 2002.s.85.

[ii] İstihbarata özel Avrasya Dosyası, s.107.

[iii] DAĞ Ahmet Emin, Uluslar arası ilişkiler ve Diplomasi sözlüğü, Anka,s.364.
[iv] ACAR Ünal, Ömer URHAL, Devlet - Güvenlik ve İstihbarat – Terörizm, Ankara 2007, s.272.

[v] ÖZDAĞ Muzaffer, ÖRTÜLÜ İSTİLA VE PSİKOLOJİK SAVAŞ toplu eseler -3, Avrasya-bir Vakfı yayınları,Ankara 2003,s.11.
[vi] SCHLEHER D.Curtis, Bilgi çağında ELEKTRONİK HARP.Doruk, Ankara 2004, s.29. Psikolojik harekatla ilgili daha fazla bilgi için aşağıdaki yabancı Internet kaynakları: http://www.psyop.com/ http://www.psywarrior.com/

[vii] SCHLEHER D.Curtis, s.29.

[viii] HILBRUNN Otto, DÜŞNA GERİSİNDE HARP, Ankara Gnkur. Basımevi 1974.s.163-164.

[ix] ACAR Ünal, Ömer URHAL, s.272.

[x] ACAR Ünal, Ömer URHAL,s.273.

5/18/2006

Türkmen Davası ve Değişim

Yazan: Çetin BAYATLI

Türkmen davası hakkında bir yorumda bulunmayı; hayatım boyunca yapmış olduğum en zor ve en lezzetli spekülatif çalışma olarak tarif edebilirim. Bunun en önemli nedeni ise en çok kullanılan ve en az bilenen bir kavram olmasıdır. Şimdiye dek bilimsel bir teori içinde oturtacak her hangi bir makale veya yazıya rastlamamış olmam bunun kanıtıdır. Yapılan tarif ve açıklamalar genellikle dolaylı yollarla yazılmıştır. Bu tanımlamalar, bahsettiğim kavrama* bir takım “mistik” atıflar da bulunmaktan öteye gitmemiştir. Buna, bir tür yaklaşıma anti-kavram** kültürü denilebilmektedir. Kendime şu soruyu her zaman sormuşumdur: “bir kavram olarak Türkmen davası ne olabilir?”. Bu yazımın ana konusu ise kuşkusuz bu soruya cevap bulmaya çalışmaktır.
Tümken davası kavramını parçalamakla başlamak istiyorum. Türkmen davası iki kelimeden oluşmaktadır: “Türkmen” ve “Davası”. “Türkmen” kelimesi aslında daha geniş olan Türk kavramının bir parçasıdır. “Türk” kelimsi içinde “Türkmen” vardır ancak “Türkmen” kelimesi “Türk” kelimesini tam anlamıyla içeriyor mu? Bu insandan insana değişir; ancak şu açıktır ki “Türkmen” kelimesi “Türk” kelimesinin bir parçasını temsil etmektedir. Bu tartışma bizi şu noktaya götürmektedir: “Türkmen davası büyük Türk davası içinde ama tamamıyla onu temsil etmemektedir”.Türkmen davasının öncülüğü Irak Türkleri olduğu gibi; Türk davası coğrafi ve nüfus bakımından daha geniş mücadeleyi temsil etmektedir. Burada, Türk davasını savunan birisi ülküsü gereği “Irak Türkleri” ni savunması gerekir ancak; bir Türkmen davası sevdalısı Türk davasını pekala ikinci plana ite bilmektedir. Yani: Türkmen davasının öncelik konusu Irak Türkleri sonra Dünya Türkleri olmalıdır. Bu Türkmen davasının ilk kelimesinin açımıdır.
İkinci kelime ise “Dava” kelimesi. “Dava” sözcüğünü sözlükte incelediğimizde şu tanıma rastlıyoruz: “Gerçekleşmesi için çalışılan fikir, ülkü”***. Temel soru ise: hangi ülkü? Fikir? Tahminen cevap ise: “Türkçülük ülküsü” dür. Niye? İşte bana göre Türkmen siyasi düşüncesindeki temel zafiyet tam bu noktada düğümlenmektedir. Çünkü “hedef” dediğimiz şey kavramda aramaktansa, günlük politikalara güdümlü hale getirilmiştir.
Bana göre: Türklük davası bir özgürleşme projesinden öte değildir. Türk halklarının özgürleşmesini temel alan bu mefkureyi varlık kaynağından uzaklaştırdığımız anda, anlamsız hale gelir. Çünkü kutsal kavram yoktur, asıl kutsal olan “İnsandır”. Bunu şu şekilde izah etmemiz mümkün: Türkmen davasının temeli, Türkmen insanını özgürleştirerek yüceltmekten başka bir şey değildir.
Türkmen halkı içi boşaltılan kavramlara oy vermektense daha günlük sorunlarına çözüm getiren veya öyle ima eden başka ülkülere oy verir durumdadır. Bu sorunun başlıca sorumluları siyasi otoriteden çok, yozlaşmış entelektüel kitledir. Siyasi otoriterin hatası ise; fikri anarşi halindeyken tehlikeli ittifaklara girmesiyle başlamıştır. Böylece bir oy kayma olgusuyla karşı karşıya kalınmıştır. Bunun yanı sırsa entelektüel ve siyasetçilerin olmazsa olmaz aracı olan toplumsal analiz ve istatistik bilgilerinden yoksun olmaları diğer bir hataları ve eksiklikleridir. Bir ülküyü gerçekleştirmek muazzam bir çalışma performansı göstermekle olur. Bu olağan üstü performansı kanaliz eden güçlü müesseseler ve organizasyonlar gerekir. Büyük Atilla’ nın şu anlamlı cümlelerini unutmamamız gerekir: “Yüzeysel amaçlar, yüzeysel sonuçlar doğurur”.
Türkmen siyasi hareketinin temel sıkıntılarına değinirken sürekli gözden kaçan bir nokta vardır. Bazı iyi niyetli dava arkadaşlarının “Türkmen Davası” nı eski haline döndürme ve geri dönüştürme girişimleri olmuştur; ancak buda bir hatadır! Çünkü hiçbir şey eskisi gibi kalmaz. Toplumsal değişim yavaşta olsa gerçekleşmektedir ve ciddi siyasetçi ve entelektüeller bu değişimi saptamak ve sorunlara patrik çözümler bulmak zorundalar. Bu fenomeni kavramayan veya kavramak istemeyenleri sürekli oy kaybına ve siyasi başarısızlığa mahkumdurlar. Bu bağlamda zaman ve yaratıcılık, toplumsal gelişim açısından önemli yer tutmaktadır. Toparlarsak; değişim olgusunu olağan karşılamakla birlikte, bu değişimin olumsuz taraflarını bertaraf etmek için ciddi çaba göstermemiz gerekir. Günümüze uyarlamamız gerekir. Burada M. Kemal Atatürk’ ün iki altın sözleriyle yazımı noktalamak istiyorum:
“Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mana ve şekilleri ile medeni bir içtimai heyet haline ulaştırmaktır. İnkılaplarımızın asıl umdesi budur. Bu hakikati kabul etmeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir. Şimdiye kadar milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Her halde zihniyetlerde mevcut hurafetler kamilen tardolunacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını sokmak mümkün değildir.”
“Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülken için gerçek amaç ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; herkes seni yoldan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna direneceksin. Önüne sonsuz engeller de yığacaklardır. Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiçe sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse…
bunu söyleyenlere güleceksin.” ****








* Kavram: nesnelerin yada olayların ortak özelliklerini kaplayan ve bir ortak ad altında toplayan genel tasarım.” Bakınız: ProfDr.Bedia AKARSU, Felsefe Terimler Sözlüğü,İnkilap yayımları, 1998,7.baskı, İstanbul s.114..
** Ayn RAND, Kapitalizm Bilinmeyen İdeal, Plato yayımları,Ekim 2004 İstanbul, s.228-239.
*** D.Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, yeni şafak.s.254.
**** Coşkun Can Aktan, yeni Global Gerçekler, İstanbul: TÜGİD yayınları, 2000.

1/17/2006

Türkmen Toplumu, Terör ve Dinî akımlar

Orta doğu siyasetinde dinin rolüne dikkat edildiğinde, hatırı sayılır bir yer ve soğuk savaş dönemi sona erdiğinde giderek daha merkezi bir konumda olduğu herkesçe bilinmektedir. Soğuk savaş araç ve kalıntılarından* meydana gelen 21 y.y. siyasetini bir şekilde yeniden çizmiştir.

Türkmenlerin dînî yapısına bakıldığında, Şii ve Sünnî iki ana grup ve Musevi – Hıristiyan** azınlıklardan oluştuğu görülmektedir. Türkmeneli, tarih boyunca hep hoşgörünün örneğini teşkil etmiştir. Öyle ki geçmiş yazılarımızda dile getirdiğimiz gibi bölgeye örnek olacak bir ahenk içinde asırlar boyunca hep yan yana yaşamışlardır. Çünkü militarist bir din anlayışı Türkmenlerin felsefesine aykırı olduğu gibi genetik kodlamasında da yeri yoktur. Dînî farklılaşmanın başlangıcı Sünnî (!) Saddam rejimi uygulamasıyla başlamıştır.

Şii kardeşlerimiz, bu dönemde millî gerekçelerin yanısıra, mezhebî farklılaşmadan dolayı zorunlu göç ve katliamlara maruz kalmışlardır. Bu uygulama şii kardeşlerimizin acısını ikiye katlamış, kendilerini diğer Sünni kardeşlerden farklı muameleye tabii tutuldukları izlenimi vermiştir. Böylece Şii Türkmenlerin siyasi bakış açısını etkileyerek Şii Türkmen partisi doğmasına neden olmuştur. Bu sayede Türkmen siyasetine yeni renk yeni boyut kazandırılmıştır (!). Aynı zamanda, bölgedeki Sünnî akımlardan etkilenen ve siyasal İslam projelerini takip ederek, olaylara Sünnî bir perspektif ile yaklaşan parti oluşmuştur. Saddam rejimi ise Irak’ta, ambargodan yararlanarak, ülke içinde dinî atıflara önem vermiş, dahası anti Batı - siyasal İslam zeminine koşulları hazırlamıştır.

Din her zaman en etkili istismar araçlarından birisidir. Türkmen siyasi tarihini incelediğimizde bu iki akımın çok yeni ve yükselmekte olduğunu hemen fark ederiz. Baas partisinin din politikalarını incelediğimizde din ve mezhep ayrışmalarının bu kadar belirgin hale gelmesini normal bir sonuç olduğu görülür. Eğitim oranının düşüşü, güvenli bir ortamın olmayışı, anti-batı söylemlerin yaygınlaşması ve İslâm adı altında geniş ölçüde terör baskısı vb. koşullar toplumu dinde teselli ve çözüm bulma noktasına getirmiştir. Din bireysel vicdan gereksimlerinden çıkartılıp toplumsal politika hâline getirilmiştir. Bunun yanısıra politik baskı aracı olarak tanımlanması da mümkün. Düşünceyi din adına vesayet altına almak, terör saçan bazı parti milislerin işi haline gelmiştir! Artık her şeyin çözümü İslam’da! sık duyduğum cümlelerden biri haline gelmiştir ancak temel soruyu nedense kimse sormamaktadır. Ama hangi İslâm? Bu soruyu sorduğumuz takdirde cevap hazır: kendi (cevap verenin) İslâm anlayışları! Olacak.
Değerli arkadaşlar, ben “Hangi İslâm?” sorusunu parti veya akım anlamında değil majör anlamında soruyorum. Başka şekilde ifade edecek olursam, bu soruyla “ İslamın dini bir yönetim biçimi olmadığını daha çok birey-tanrıyı ilgilendiren bir alanı kapladığını söylüyorum”. İslâm dini özü itibariyle bir etik ve tevhit karışımı bir dindir. Allah’ın tek tanrı olduğuna ve onunla ilgili ibadet ve Tevrat-Zebur – İncil’de geldiği gibi bireyin ahlâkıyla ilgili hükümler. Hattâ, başka dinlerden farklı olarak Tanrıyla- birey arasına hiçbir varlığı sokmayarak direk bir ilişki söz konusu. Ancak maalesef İslami coğrafyada genellikle konuşulan bir çok şey yapılmıyor ve daha beteri uygulanmıyor! Pekalâ Birey-Tanrı arasına derviş, imam, türbe ve ağaçları sokuyorlar ve genelde de bunlar ölü oluyorlar!
Din üzerinden siyaset yapmak kadar avantajlı bir şey yoktur hakikaten! Çünkü yapılan çabalar sonucu hedef başarıldığı takdirde liderlere övgü yağılacak, başarılmadığı takdirde her halükârda sebebi Siyonist güçler olacaktır! Yâni sıfır kayıp. Kayıp ettiğiniz takdirde, Tanrı katında kazanmış olacaksınız. Böylece, başarısızlık nedenini araştırma gibi bir gayrete girmek abesle iştigal olur!

Konuya tekrar dönelim. Türkmen sahasında dinî partilerin tezahürü milli siyasetin başarısızlığına yüklemek mümkün. Öyle ya, doğa boşluk kabul etmez. Milli politika oluşumunda akıl yerine duygu, duygu yerine ise din oturmuştur!
Burada eleştirdiğim nokta: İslam dininin özüne yönelik değil, İslâmi söylem adı altında meydana çıkan, çıkar amaçlı ideolojik akımlardır. Türkmen toplumunu bu gibi sapkın anlayışlardan korumak her namuslu Türkmen'in uğraşısı haline gelmelidir. Temelde şu soruya cevap aramamız gerekir: Global anlamda büyüyen teröre, Türkmen insanını malzeme haline getirmek veya terör uzantısı haline getirmemiz ne kadar doğrudur?
Dünyada teröre karşı mücadele sürmektedir. Irak’ta ise terörün doruğuna varılmıştır. Irak’ta Terörün varlığını sürdürmesi için insan malzemesi ve uygun koşulları hazırlayan toplumsal kesitlere bağlıdır. Türkmen toplumunda bazı kesimler teröristlere destekleyici mahiyette beyanlar vermesi toplum açısından çok zararlıdır. Kabaca Toplumu iki yönden tehlikeye sokar. Birincisi, Toplumun en dinamik ve fedakar kesimini üretici pozisyondan çıkarıp Teröre malzeme haline getirmek (canlı bomba). Örneğin, bir siyasi irade belirli gencin toplum için faydalı hale getirmektense teröre hizmet etmeye azmettirmek ne kadar talihsiz bir olaydır? İkincisi ise, Toplumun bir çok kesimini terörle mücadele operasyonlarına (Askerî ve Psikolojik harekât) maruz olmalarına neden olunur. Bu sadece fiziksel anlamda değil, sosyo – ekonomik anlamda büyük kayıplara neden olacak bir olgudur.

Toparlarsak, Türkmen Toplumunu temsil eden taraf/lar Din konusunda temkinli yaklaşmalı, dini akım veya kuruluşlarla yapılan veyahut yapılacak olan işbirliği niteliğine dikkat edilmeli. Toplumsal tabana dikkat edilmeli. Bir işbirliği döneminde kendi tabanına başka ideolojilerin propagandasını yapmanın çok kötü sonuçlara neden olacağını unutulmamalıdır. Özellikle akıl değil, duygunun hâkim olduğu politikaların da! ---------------
* Burada araç ve kalıntılardan bahis edilen şey: Eski Sovyetler birliğinin yıkılmasında rol alan yeşil kuşak dediğimiz ( Afganistan ve Çeçenistan’da kullanılan ) İslâmi militanlar ve günümüzde kitle imha silahları üretiminde bilgi ve malzeme kara borsası yaratan Sovyet silah mafyası.bunun yansıra yine Sovyet Rusya sının stalinist militan ideolojisinden beslenen anti-demokratik askeri rejimlerdir ( Eski Irak – Suriye- Libya- K.Kore- Küba...vb.).
** Türkmeneli dediğimiz bölgede yaşayan Tüm din ve millet grubuna Türkmen diyorum.

2/28/2005

Irak’taki Seçimlere dair dilek ve düşüncelerim!

Geçen ayın sonunda gerçekleşen Irak seçimlerine dair herkesin bir takım kanat ve düşüncesi vardır elbette. İşte bu noktada, sevgili okuyucuyu, kanaat ve tutumunu tekrar gözden geçirmeye davet ediyorum. Başkan G.W. Bush’un ikinci başkanlık dönemiyle birlikte dünya medyası adeta bir seferberliğe girerek global felaket senaryoları hazırlamaya konuldu. Böylece yeni uluslararası güç dengesinde yerini belirlemeye çalışan, hızlı değişimlerden rahatsız olan güç odakları ve uluslar arası teröristler medya aracılığıyla Dünya kamuoyunu ayağa kaldırmaya çalışmaktadırlar.

Aslında bu bahissi geçen her güç odağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin başlatmış olduğu Yeni Özgürleştirme dalgasını engellemek, mevcut düzenin sürdürülmesine ve nihayet kendilerine hizmet edecek düzenin gelmesini istiyor. Bu tarih boyunca böyle olmuş, sanırım böyle de devam edecek. Bugün Dünyaya baktığımızda o kadar çok anlayış çeşidi görürüz ki, onları anlamak için ortalama bir insanın hayatı yetmez.

Bunun yanında, İnsanlığın varmış olduğu medenî bir seviye vardır ki, ona en azından saygı gösterilmelidir. Amerika’yı sarsan 11 Eylül olayından çıkardığımız bir çok ders vardır. Bunun en önemlisi, “ Bana dokunmayan yılan bin sene yaşasın” mantığının yanlış olması yer alıyor. Bunun kanıtı da 11 Eylül’ü takip eden Madrid, İstanbul, Riyadh, Lübnan terör saldırılarıdır. Ölenlerin çoğu ise masum sivildi. Keza Direniş(!) adına yapılan terörün gerekçesi ne olabilir? İşgâl mı ? Irak halkı özgür müydü? Yaklaşık 20 milyon insan faşist bir yönetimin altındayken Özgür(!) Medya neredeydi? Mazlum halkların sözcülüğüne soyulan Al-jazeera neredeydi? Veya Irak’ın özgürleştirme savaşındaki ilkeli tavır! Göstermeye çalışan BM neredeydi? Çin, Rusya ve Fransa Hükümetleri neredeydi? Fundamentallerin kralı! Bin Ladin neredeydi? 21 y.y’ da Terör sorunu, artık sadece Devletlerin sorunu değil duyarlı olan her Dünya vatandaşı sorunudur. Bu gezegen bizimdir. İçindeki olaylar bizden bağımsız bir seyir içinde gerçekleşmiyor, Terör, Küresel ısınma, Fakirlik, Doğal afetler vb. olaylardan artık birey birinci dereceden sorumludur. Devletler, bireylerin güvenliğini sağlar. Doğrudur! Ancak bilinçli bireylerden oluşan bir ülkede daha güvenli bir ortamda yaşanabilir. Bu bağlamda benim yaşadığım Dünyanın çizgisini zorla değiştirmek isteyen her karanlık güce karşı, var gücümle karşı koymam gerekir. Benim şahsi kanaatim, Ortadoğu’nun ne siyasetçisi ne de aydın kesimi, 11 Eylülden sonrası batının “Terör” konusunda kastettiği tehlikenin maalesef tam olarak algılamış değildir. Konuyu fazla dağıtmadan Irak seçimlerine dönmek istiyorum:Demokrasi ve İnsan Hakları yolunda atılan her adım ne olursa olsun desteklenmeli. Bu bağlamda Irak seçimini toplum olarak desteklemeli. Yapılan hataların bir daha yaşanmaması için çalışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki Irak halkı yaklaşık olarak 45 seneden beri seçim sandığına gitmemiştir. Ortadoğu, Teröristlere rağmen bir değişime doğru ilerlemekte, bu değişimi olumlu katkılarımızla daha mükemmel hale getirmek bizim görevimiz olmalı. Bu anlamda Türkiye’nin Ortadoğu’daki değişimde daha aktif rol üstlenmelidir.K.Irak ve Kerkük Türkmenleri’nin seçimlere katılacaklarını bilen/tahmin eden belirli güç odakları, buna engel olmak için Türkmen bölgelerini adeta izole ettiklerine hepimiz üzülerek tanık olduk. Böylece, özgürlüğe susayan Türkmen halkı seçimlerde iradesini tam olarak belirleyemedi. Aslında, problemin kaynağı Kerkük’ün Türk kimliğinin ortaya çıkmasından korkan bir K.Irak yönetimidir. Saddam rejimi tarafından kendilerine yapılan haksızlıkları Türkmenlere uygulamaktan çekinmemelerini hayretle karşılıyorum! Oysa Türkmenler, demokratik yöntemle Saddam’a karşı durarak Irak’ta yapılan zulümleri kınamışlardır. Türkmen nüfusunun en yoğun olduğu bölgelere seçim sandıkları göndermemek veya çok az sayıda göndermek Independent Electoral Commission Of Iraq’in* tarafsızlığının sorgulamıyor değildir!Irak’taki seçimin bir çok zaaf noktası vardır. Bunların en başına gelenler :
1. Türkmenlerin yoğun olduğu bölgelerde seçim noktası açılmaması ve az sayıda seçim sandığı gönderilmesi.
2. Irak’ta Sünni kesimin temsil edilmemesi.3. Iraklı Yahudilerin seçime katılmaması.1950’den beri zorla göçe tabi tutulanlar(1)
4. K.Irak’taki seçim bölgelerinin bir kısmında (özellikle Kuzeyde) uluslararası gözlemcilerin var olmaması.
5. K.Irak’tan azımsanmayacak seçmenlerin Kerkük ve civarındaki köylerde oy kullanmaları...vb.Bu ve buna benzer iddialar, çoğu Irak’ta yapılan seçimlerin meşrululuğuna gölge düşürmektedir. Yapılan seçimin dörtdörtlük olmasını beklemek saflık olurdu. Söz konusu seçim bölge halkı için bir ilktir. Ve ilkler daima desteklenmelidir. Önümüzdeki seçimlerin daha adil olmasını diliyorum.

*Independent Electoral Commission Of Iraq : Irak Bağımsız Seçim Komisyonu1- Daha fazla bilgi için bakınız : Al-Sudani Sadik Hasan, 1952-1914 arası Irak’ta Siyonist Hareketler,sayfa,176

10/08/2004

IN THE MEMORY OF TERROR VICTIMS*

Prepared by: Çetin BAYATLI

Many of the persons having followed up political sociology are aware of the fact that the I-II World Wars were wars of sharing. The super powers of that time have started a process of sharing “with the motive of state”. The power shall determine the discharges after the end of big wars and then the main actors shall either become eve more powerful or they will be defeated, worn out and they will withdraw (just like the example of Russia). In this manner, we observe that in time, the geographical borders change. During the end of 80’s and the beginning of 90’s, we all witnessed the collapse of one of the biggest actors of the old era. It is not possible to talk about a bipolar world anymore. The competition has ended with the victory of liberal democracy. The collapse and division of Russia caught the interest of businessmen in the developed countries of the world. They directed their attention to the Central Asian Republics (the brother republics). The world then started to have a more peaceful vision for the future with the hope of revival. The US forgot about while global peace while it spent all its energy to prevent global war. In the opinion of Pentagon strategists, to the extent that they were related with the matters, the status of America, having the only super power army of the world was not something to be operated; rather it was something to be preserved and hence the future was something unknown, they presumed that they had to be protected against all possible futures and all possibilities. When they presumed that certain big enemies could have emerged in the long run, they decided that the best policy for America would be to wait and see what would happen. This was better than consuming valuable resources for controlling the world. The big strategy was to avoid big strategies. I know it could seem unbelievable but many people were presuming that various “big plans” were pursued by US. However, what is amazing is that, we run after a vision to replace what America had fought for so many years to stand against the Soviet Power. Until 9/11, the concepts adopted by Pentagon for the perception of the world in a detailed manner were “anarchy” and “uncertainty” pursuing the impossibility to have a perspective opinion about the world in the potential future. Until 9/11, we had at least an enemy to whom we could connect all this “anarchy” and “uncertainty”. This was at least no somebody created in absolute meaning, it was an enemy that still permitted us to define and assume terrible futures that had to be prevented.(1)
After the tragedy of 9/11, which took the lives of more than 2,800 people, the signals for the beginning of World War II were observed. The bandit countries were determined and a new concept against “Terrorism” was constituted (2). You can now find the enemy at your home! And this enemy is not a country, it’s a way of thinking – way of life! This was briefly named as the Islamic terror or the Islamist Terror. Yes, this is a conflict of new value systems in a way. Let’s read how Samuel P. Huntington expresses this conflict:
The basic problem for the west is not Islamic fundamentalism. This problem is Islam itself, in other words, it is a different civilization in which its population is persuaded about the superiority of their culture and has transformed their lack of power into an obsession. The problem of Islam on the other hand is not CIA or the US Ministry of Defense, but it’s the West itself; they believe in the universality of their culture, which is true and they believe that their superior power, Which has become somewhat weaker in time, imposes on the obligation to spread this culture to the World. These are the basic factors lying behind the conflict of Islam and the West (3 ).

Terrorism has gained a new global dimension. The states on the other hand are trying to prevent mass destruction weapons and threats of global terrorism in a more careful manner and with more serious budgets. The biggest indicator of this is the mission assumed by the military coalition of NATO to respond and prevent the threats of mass destruction weapons (4). Well! Will all these measures taken be able to prevent the terror that is much likely to be seen?
I don’t think so. This is because of the fact that the source and focus of point of terrorism are civil persons. In other words, those that make terrorist attacks are comprised of civil persons (and specifically persons that have been trained in the West. The main question that should be asked is: which factors push these well educated people into the network of international terrorism? Before copying the answer provided by Samuel P. Huntington let us review the reasons that lie behind that change of methods of attacks? For instance, why were the same or similar methods not adopted during the Cold War Era if the problem lay with Islam? For instance, I cannot understand by Bin Ladin, fighting against the Russians in Afghanistan did not attack Kremilin by airplanes! Islam represents a religious value system and just like other religions, it shall incorporate in itself its self protection mechanisms such as (holy war in case of danger). What is it that transforms this mechanism into a global threat? Or is this a type of “Ladinism” mi?
Yes, at least the first thing that comes to one’s mind when people say airplane attacks shall be Bin – Ladin. Well! What kinds of measures should be taken against the concepts that I address as “Ladinizm”? It shall be possible to answer this question by developing human rights while taking cultural diversity into consideration the, determining the boundaries of freedom of dialogue and cooperation between People-Security forces. Finally, Islam and Ladinismm should be separated from each other We should not forget that Ladinism is a perverted perception nourishing itself from Islamic religious resources.

*Dedicated in the memory of all those having lost their lives in terrorist attacks an especially to the victims of 9/11.

Thomas P.M.BARNETT, The Pentagon’s New Map, War and Pease ın The twenty – fırst century.2004.Putnam. page : 1-2
Ahmet Emin DAĞ, Dictionary of International Relations Diplomacy, Anka press, 2004, page 395.
Samuel P. Huntington, translated by Mehmet Turhan, Y.Z. Cem Soydemir, Clash of Civilizations and the establishment of a new world order,3rd edition, Okyanus press,2004,page.322.
See: NATO in the 21st century, NATO Office Of Information and Pres/ Bruxelles. page 18